Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğunu kendi kendine sormaya başlamış…
Bulduğu hiçbir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş… Ama aldığı cevaplar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş… Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş… Köy, kasaba, ülke dolaşmış bu arada zaman da durmuyor tabi ki…
Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona: "Şu karşıki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar istersen ona git belki o sana aradığın cevabı verebilir." demişler…
Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam… Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye "Hayatın anlamının ne olduğunu" sormuş…
Bilge: "Sana bunun cevabını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor demiş."…
Adam kabul etmiş… Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurmuş… "Şimdi çık ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel. Yalnız dikkat et kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin, eğer bir damla eksilirse kaybedersin."…
Adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş… Bilge bakmış "Evet! Kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı?"…
Adam şaşkın "Ama ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki." demiş… "Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel." demiş Bilge… Adam tekrar bahçeye çıkmış gördüğü güzellikler büyülemiş, muhteşem bir bahçedeymiş çünkü… Geri geldiğinde Bilge adama "Bahçe nasıldı?" diye sormuş… Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış…
Bilge gülümsemiş: "Ama kaşıkta hiç yağ kalmamış." demiş ve eklemiş: "Hayat senin bakışınla anlam kazanır… Ya sadece bir noktayı görürsün, hayatın akıp gider sen farkına varmazsın ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın, akıp giden zamanın anlam kazanır…
Son kendimize gelişlerimizin sarsıntısını derin düşüşlerimizden sonra yaşadık öyle değil mi? Senin bir yarın bende, benim bir yarım sende kaldı düş sokaklarında ki son sahnelerde. İhanet etti kalan yarımlarımız birbirine, kolayı seçtik. Giden yarımlarımızın ardından, kalan yarımlarımızda açılan yaralarımızı kim saracak şimdi? Derin bir ihanette yaşıyor diğer yarılarımız. Şimdi natamam bir bedende yaşamlarımızı sürdürecek, yeni yarımlar mı arayacağız yeni heveslerimizde? Şimdi yalnızsın, şimdi yalnızım. Yarım sende, yarın bende kaldı. Kendimizi suçüstü yakalamalardayız şimdi. Birlikte olan yarımlarımız, ayrılan yarımlarımızın peşinde. Sürek avı gibi bir kovalamaca da ikimiz de büyük bir tehlike ile karşı karşıyayız. Birbirinin hasmı artık kalan yarımlarımızla giden yarımlarımız. Korkmalıyız! Evet, çok korkmalıyız ve temkini elden bırakmamalıyız. Kalabalıklar içinde yarım yarım yaşamak ne kadar kolay olacak bundan sonra, ben bilmiyorum. Biliyorsan sen söyle bana. Birbirimize en büyük tehdit biziz yine, bak! Görüyor musun bende kalan gözlerindeki korkuyu? Ben sende kalan gözlerim de görüyorum bu korku dolu bakışlarımı. Senden gözlerime sürdüğüm düşlerim yerinde değil artık. Birbirimizin yarımlarına ihanet bıraktık sevda mirası olarak, şimdi zengin mi yüreklerimiz? yoksa yoksulluğun pençesinde mi kanıyor ellerimiz? Avuçlarımız da kalanlar üşütecek bizi uzak zamanlara erişemeyeceğiz, bu deli yollarda kanayan ayaklarımız taşımayacak yarımlarımızı�
Her gördüğün yüzü bende kalan yanağının yarısı ile birleştirmeye çalışacaksın. Her gördüğüm eli sende kalan elimin sıcaklığı ile ölçeceğim.
Biliyorum, uymayacak rastladığım hiçbir el sende kalan elime�
Biliyorsun, uymayacak gördüğün hiçbir yüz bende kalan yarım yüzüne�
Yarımsın� Diğer yarın bende�
Yarımım� Diğer yarım sende�
Başıboş uzayda dolaşan göktaşlarıyız artık�
Sonsuza kadar beraber kalan yarımlarımızı arayacağız�
Ben yalnızdım çünkü sen vardın�
Sen yalnızdın çünkü ben vardım�
Şimdi, ya şimdi? Kalabalık mıyız?
HAYIR!
Artık hem yalnız, hem yarımız!
Korkarım, kendimizi yitirdikçe sonsuza kadar terk ettiğimiz yarımlarımızı arayacağız�
ÇARESİZLİKLERDEN KURTARAN YAŞAMINA ANLAM KATAN HER ACINI MUTLU KILAN SEBEPSİZCE AĞLATAN AŞK BÖYLEDİR İŞTE.
sen benliğini verirsin hiç bir şeyi düşünmeden ama hiç beklemediğin bir an düşüverirsin karanlıklar içine aşk böyledir işte. ama seversin amansız zamansız delicesine ve yanıyorsundur artık aşk ateşiyle arkasını dönüp çekip gitse bile diyemezsin ona hiç bir kelime çümkü ;sevmek böyledir işte
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Anlattıkça kış vuruyor satırlarıma
Anlattıkça üşüyor, anlattıkça ısınıyor yüreğim. Bugün sardunyalarım da açmadı Belki de küskün renklere Ellerimde günah gibi yaşayamadıklarım Sensiz soluyorum anlayacağın Mavi mavi ölüyorum
Duyuyor musun, orada mısın, Var mısın, yok musun? Bir tek şeyi unutma!
Seni sevdim ben.
Yanarak, yıkılarak Aklıma her geldiğinde ağlayarak
Herkes uyurken düşlerine, ben sevilmediğimin altını çiziyorum, parantezi bol satır aralarında... Çizdikçe çoğalıyor yalnızlığım… Yine dalgın gemiler geçiyor ıslak gözlerimden… Senin için bir dalgınlık daha tutuyorum aklımdan…
Nikotine kesmiş verem kokulu odamda; ( d )alıyorum bir fincan kahveyle sensizliği, kırk yıl kalasın diye hatırımda… Hüzünlü yazgılar baskı kurarken sürgün yanlarıma, tenimde unuttuğun yangınlarda ısınıyor sözlerimin sahte sahipleri… Oysa sana karalamıştım tüm bildiklerimi...
Kararlı yürüyüşlerde ıslıkla çalınan marşlara eşlik etmiştim, aldırmadan tel örgülerin yırtıcılığına… Yeni bir ülke kurar gibi anlatmıştım umutlarımı… Şimdi kararlı adımlarıma yılgınlık dayatan sevdanın sus işaretiyim…
Kimse bilmez kederden kanayan,
…
. ağır yalnızlığımı
… .
Acıların ağır abisi demiştin bana… Kim hesaplayabilir ki gönül kırıklarımın hacmini… Kıldan ince hasretimin keskinliği ve atomdan ağır sevdamın yok edici yakıcılığında, bir ben biliyorum gecelerin bitimsiz uzunluğunu…
Masumdu gönül sayfamda şiirim Suskunluğumda haykırışım, Yüreğimin gerçeğiydi şiirim. Göz pınarlarımdan süzülen her damlada İçinde kaybolduğum deryaydı şiirim Dert ortağım, sırdaşım en iyi arkadaşım, Yüreğimin sesiydi şiirim Özlemlerim, kavuşmalarım, ayrılışlarım En büyük aşkımdı şiirim Artık beyaz sayfalarda kaldı şiirim Umudun en beyazı, hüznün en siyahı Aşkın pembesi özlemin en sarısı Renklerin ahengi gönülde maviydi şiirim Bir nefes, bir bakış, birde gülüş Yaşamdan bir pencere aynaydı şiirim Ayrılığın acısı yalnızlığın şarkısı Yârin elinden içilen zehirdi şiirim Sol yanım gönül sızım gözyaşım İçimde kanayan yaraydı şiirim Yüreğimden kopan bir parçada kaldı şiirim Yüreğimde Gonca gülüm papatyam Gönül bahçemde açan çiçekti şiirim Gecelerimi aydınlatan ışık saçan Kaybolduğumda yönümdü şiirim Kadehlerde meyim en güzel sohbetim Anason kokusunda sarhoştu şiirim Düşlerimin gülen yüzü anılarımın fotoğrafı Gördüğüm en güzel rüyaydı şiirim Baharım yazım kara kışım güzüm Yaşanmamış bir mevsimde kaldı şiirim Hoşça kal yazılmamış mısralar, Hoşça kal yarım kalmış dizeler Hoşça kal yüreğimin şiir yanı Gidiyorum geldiğim dünyama Kırıldı kalbim küstü kalemim Ve bir kere daha sustu yüreğim
Şimdi ağlamak üzereyim, ben hiç ağlamadım oysa. Gittiğin zaman bile yine yüzümde gülümseme vardı. Şimdi o da yok. Sanırım kabullendim bazı şeyleri. Mesela hepsinden önce Gittiğini, seni kaybettiğimi, dönmeyeceğini kısacası her şeyi.
Acı çekmek bu olsa gerek dedim kendi kendime. Mutluğumun bile bir karşılığı olmalıydı ve ödemeliydim zamanı geldiğinde. Meğer sen varken hesabıma yazıyorlarmış da benim haberim yokmuş. Sen gittikten sonra, her gece, dirhem dirhem aldılar göz yaşlarımı. Bilirsin, matematiğim kuvvetlidir benim ve hesaplarıma göre sanırım ödemem gereken fazla bir şey kalmadı yada canımdan başka verebilecek bir şeyim de. Üç beş gece daha. Sonra eskisi gibi mutlu olucam. eskisi gibi...
Hani unuttum diyorum ya yalan. Sence unutabilir miyim o geceyi. Herkes yazın verdiği sıcakla yorganı üzerinden savururken ben yalnızlığın koynunda üşüdüğüm o geceyi unutabilir miyim. Avutabilir miydim kendimi Sabah olduğunda ne sen vardı artık yanımda nede bir umudum. Bir gecede Değişen ne çok şey vardı oysa. Aynada baktığım yüzüm bile yabancıydı ışığı sönmüş iki misket parçasından farksızdı gözlerim. Oysa ne çok beğenirdin.... ellerimi başıma, başımı aynaya yasladım. Beni hayata bağlayan her şey, ayakta tutan senmişsin de benim haberim bile yokmuş. Şimdi ağlamak üzereyim ve ben hiç ağlamadım oysa
her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz boşluktan önce seni tutup içine çekiyorsa ve sen cehennemi gördüğün hâlde gidiyorsan, sen de onu yakacaksın demektir Aşkı; bulmak zordur.. Öyleyse kıymetini bileceğiz aşkın. Bir kez buldunmu yapışacaksın yakasına. Ellerini bir saniye bile ayırmayacaksın aşkın üstünden. Bir çiçek gibi sulayacaksın. Büyüteçeksin. Öyle uzaktan bakmayla yaşanmaz aaşk. Ruhunu adayacaksın. Beni düşündüğünde bedenin titreyecek, ellerin terleyecek, yutkunamayacaksın. Özlem tutuşturacak seni, alev alev yanacaksın. Ayrılık fikri deli edecek seni......... Yokluğum aklına geldiğinde bir taş gibi yüreğine oturacak, ağırlığının altında ezileceksin. Yerinden kalkamaz hale geleceksin. Düşünemeyecek, konuşamayacak hattağlayamayacaksın. SENİ SEVİYORUM dediğinde bunu sadece dilinle değil, yüreğinle, gözlerinle de söyleyeceksin. Ben, beni sevdiğini senin söylemenle değil gözlerine baktığım zaman anlayacağım. Ancak o zaman inanacağım.........
Birlikteyken unutacaksın dünyayı; .Sadece bana ait olacaksın, ben de sana... Birbirimizden başka hiçbir şeyin önemi olmayacak. Sana dokunduğumda kanın hızlı; hızlı; akacak. Yüreğin deli gibi çarpacak. Nefes nefese kalacaksın Ve sanma ki senden farklı; olacağım ben de... Bin kilometre ötede olsan GEL dediğinde koşacağım sana merak etme. Bir tek gün bile bırakmayacağım elini. Yanımda olmasan aklımda olacaksın, baktığım her yerde seni göreceğim........ Ben aşktan bunu anlıyorum işte. Sıradan olmadım hiç. Birkaç sevgi sözcüğüyle geçiştirilecek aşklar bana göre değil. Yaşayacaksam, doya doya yaşamalıyım aşkı. Her hücreme girmelisin. Bende hüküm sürmelisin. Aşk kaçağı; değil, aşk mahkumu olmalısın. Şimdi bırakalım tedirginliği bir kenara. Kenetlensin ellerimiz ve aşk bizi alsın kollarına... Hadi ne duruyorsun gel artık herşeyinle bana... Uzat ellerini birlikte sonsuzluğa yelken açalım. seveceğim kadar sevdim artık edeceğim kadar nefret edeceğim Aşk aşksa eğer ölüm bir anlık.
Ve başa dönüp düşünürsem beni düşündüğünü ve kalemi elime yapıştırıp yazabilirsem eğer kağıtlara beyazlığına çizebilirsem güzelliğini sözlerinden geçebilirsem gecelerin suskunluğuna bir adım fazladan karışıp öpebilirsem buza kesmiş dudaklarının renginden aşk aşksa eğer dediğim her kelimeden cümleler kurabilirsem sana Ne mutlu bana.
acimi üzüntümü Ne yasadigimi bilmiyorum.. Zamani geri alabilmem mümkün olsa bu firsati degerlendirir miydim hic bir fikrim yok. Seni yasamak beni yasatmak Yoksa az da olsa ölümümü hissettirdin bana ayiramiyorum.
Yiprandi kalbimin bir kösesi Izlerin kalmis .. Merak etme silinecek! Acilar tecrübe yaratirmis Ihtiyacim var miydi böylesine Ne kazandirdin bana saysana Sevgime sevgi mi kattin Yoksa güvencimi mi cogalttin? Hangisi..
Gözlerimdeki isigi mi arttirdin Arttirdiysan bile ne kadar sürdü hüzünle tanismalari söyle bir bir Sayende akan damlalar sana ne katti cok merak ediyorum
Bir zaferse kutlayalim hep birlikte!! Yenilen bensem ortaya alin beni parmaginizla göstererek gülüsün Ne kadar oynayabilirsin ki bu aptal serseri rolünü? Kalbin daha ne kadarina dayanabilir ki Ve kac kalp incinecek yalan sözler yüzünden Kac damla akacak yalan bir sevgi ugruna Bir de düsün hesabini nasil vereceksin masum sevgilerin e$siz seytani!!! Kalbine hancer gibi saplanacak bir gün pismanligin yükü..
Sevgi dilenecek hale gelirsen o kirdigin kalpler devreye girmez bunuda hesapla.. Ben cikarsiz sevgimin verdigi acilari bir sekilde kapatirimda Sen nasil vicdanini rahatlatacaksin Geri döncebilecegini düsünme Aklindan bile gecmesin!
Ben seni tekrar sevecek kadar aptalim belki dogru..
Ama kalbim bana yaptigin serseriligi sana yapip Bir zamanlar kapladigin o en güzel kösesini sana geri vermez..
Ask'i seninle yasadigim dogru olabilir Ama seninle kirletecek kadar düsmedi bu yürek.
Sen, hayatıma girmeden önce ben vardım. Sen, hayatıma girdiğinde ise ben yine vardım Ancak birbirinden farklı iki varlık İki kişilik, iki ruh, iki beden olarak… Yokluğunda ben; Geceleri oturur; Radyo dinlerdim. Aşıkların birbirine arğaman ettiği şarkıları, Ben de yalnızlığıma armağan ederdim. Herşey anlamsızlaşırdı çoğu kez. Ve çoğu zaman anlamsızlıklarda kaybolur giderdim. Yaşamak mı daha acı veriyor yoksa ölmek mi? gibi Acımasız sorularla kendimi irdelerdim. Varlığında ise herşey bambaşkaydı. Ben bir başkaydım. Gecelere seninle beraber veda eder. Günün ilk ışıklarına seninle Merhaba derdim. Ve anlamlı gelirdi herşey. Anlam karmaşaları bir bir terkedi beni. Sen de var olmayı, seninle birlikte yaşamayı Ve herşeyi seninle paylaşmayı severdim. Seni her geçen gün daha da çok severdim. Ancak nerden bilebilirdim ki masalın sona ereceğini Nerden bilebilirdim habersiz çekip gideceğini. Dün vardın bende vardım. Bugün yoksun; Bense varmıyım yokmuyum bilmiyorum. Dolmayacak cinsten bir boşluksun şimdi. Ne sana benzeyen biri bu boşluğu doldurabilir. Ne de yeniden çıkıp gelsen SEN doldurabilirsin. Öyle bir boşluk ki sorma gitsin. Boşver ve sevgili Alıştım ben yalnızlığa ayrılıklara Bırak artık böyle sürüp gitsin!
Adam genç kadına seslendi: - Bana gözyaşı borcun var! Genç kadın sordu: - Nasıl öderim ? Adam gözlerini kırptı: - Haydi gülümse..! Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi. Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu. Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde. İkisi de bahar kokuyordu... Biri ilkbahar, diğeri güz. Adam, seslendi yine: - Bana mutluluk borcun var..! Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu: -Nasıl ödeyebilirim ? Heyecanlandı adam: - Haydi yat dizlerime..! Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca. Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının. Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu. Çaresizliğini ördü sıra sıra. Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam. Yetmedi, gizli düğüm attı.. Ağladı..... Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice. Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu. Genç kadının gözlerinin içine baktı: - Bana yürek borcun var..! Borcunun farkındaydı sanki genç kadın. Şaşırmadı: - Bu borcumu nasıl ödeyebilirim ? Adam kollarını uzattı: - Haydi tut ellerimi..! Ellerini uzattı genç kadın. Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde. Genç kadın gitmek üzereydi. Adam son kez seslendi; - Bana can borcun var..! Kadın irkildi; - Can mı? Sigarasından derin bir nefes geçti adam; - Evet.. Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni! Hoşuna gitti sözler kadının: - Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun ? Adam, biraz daha yaklaştı; - Yum gözlerini..! Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini. Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu kadının titreyen dudaklarına. - Bu ne şimdi yaptığın ? diyerek çattı kaşlarını kadın... Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi: - Hayat öpücüğüydü..! Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle... Adam, şaşırdı; - Ya senin bu yaptığın neydi ? Genç kadın kapıya yöneldi; - Veda öpücüğü..! Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın. Adam koştu peşinden, sümbülleri geri verdi kadına: - Ne olur iyi bak umut çiçeklerime solmasınlar... Genç kadın sümbülleri aldı: - Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini..! Adam sevindi: - Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter..! Kadın, gözden kaybolurken haykırdı adam: - Umutlarımı kefil yaptım... Unutma, bana aşk borçlusun! Haykırışı yağmura karıştı, kadın yağmuru hissetmeyen kalabalığa...
Kapı çaldı. Gelen yine oydu işte. Son kaybedişimin hacizcisi. Zile basıyor, kapıya vuruyor, camdan bakıyor, içeri girmek istiyordu.
Her geldiğinde evde yokum numarası yapıyordum. Gidiyordu. Ama artık işe yaramıyordu. Bu kez ne gitmeye, nede vazgeçmeye niyeti yoktu.
Daha eve girmeden girdiğini, girebileceğini düşünüyor, sesimi çıkarmıyor, olduğum yere iyice saklanıyordum. Kaybetmek zoruma gidiyordu işte. Evimde istemediğim bir kişinin korkutucu varlığını hazmedemiyordum.
Günler geçiyor zaman hızla akıp gidiyordu. Ama o kapımda hala bekliyordu. Yorulmuştum artık. Sessizce beklemekten, dışarıya çıkamamaktan, pencereden bile bakamamaktan. Her ne kadar içeri almasam da özgürlüğümü kısıtlamasından yorulmuştum artık.
Bir gün yıllarca yapmadığım bir şeyi yaptım. Ona kapıyı açtım. O bile şaşırmıştı. “Gir içeri” dedim, ve “yapman gereken neyse onu yap”. “Korkmuyor musun benden artık” dedi. “İlk defa kapıyı açtığını görüyorum”. “Korkuyorum ve bunu iliklerime kadar hissetmek istiyorum” dedim. Güldü.
Önce kendi girdi içeri. Sonra yardımcıları. Evimin bütün odalarına girdiler. Her köşesine yerleştiler. Hayallerine el koyuyoruz dediler. “Tabi ki” dedim “sonuçta her kaybedişin bir bedeli vardır”. “Neden ağlamıyor yada sızlanmıyorsun, artık neden korkmuyorsun, neden kabullenişin bu kadar kolay?” dedi. Elimin içinde gizli olanı sımsıkı kavrayarak konuştum. “Sizde bunu istiyorsunuz ama artık bunu yapmayacağım. Evet korkuyorum ama işinizi yapın ve gidin artık evimden” diyebildim.
Yardımcılarına baktı. Alması gerekenlerin hepsini almıştı. “Bizden gizlediğin bir şey yok değil mi?” dedi.” Hayır” dedim. Elimdekini gizleyerek. Aslında biraz daha kalması gerekti ama iş bitince gitmeliydi. Kabullenişler hep canını sıkmıştı. Zira acı çektirmeyi severdi.
Gitti. Hayallerimin yegane hacizcisi KORKULARIM dı. Ve yardımcıları UMUTSUZLUKLARIM. Çok vakit sonra tekrar izleyebildim güneşin doğuşunu. Penceremden manzarayı. Hissettim özgürlüğün yegane tadını. Ne olduğunu anlayamadan gittiler. Anlamsızca korkularım ve umutsuzluklarım. Onların elinde benim kaybedişlerimin bedeli HAYALLERİM vardı. Benim elimde hayata yeniden başlamamı sağlayacak yeni hayallerimin tohumları UMUTLARIM…
sesi soluğu kesilmiş bir aşkın ortasından yürüyoruz acılarımızı saramayacak kadar uzağız artık
kirpiklerimizde beslenen düşler, yeni doğacak sevgililere miras düşünüyorum da, belki biz sevgiyi değil, hep ayrılığı büyüttük seninle çıplak bedenlerimizden akan özlemler yanılttı bizi yağmur yağarken anımsadığın ben değil, yalnızlığındı belki de ve ben yalnızlığını bile özledim desem, beni duyamayacak kadar sessizsin artık
nakaratındayım anıların beni bu gece dehlizlere sürükleyen Timur Selçuk, babasının şarkılarını söylüyor öyle hüzünlü, öyle hasret, öyle tutkulu ben de senin şarkılarını söylüyorum is gibi, sus gibi, öyle vurgulu kaçırıp getireyim kendimi yanına bir an için desem, sana sarılamayacak kadar yorgunum artık
dağınıklığını toparlarken odamın, elimde kaldı bir kitabın içinden düşen resmin göz göze geldik bir an, gözlerinde ’seni seviyorum’ bakışın kara çalılar ardına saklanan sinsi bir isyan kaşıdı yüreğimi resimlerde kalacak kadar yabancı değildik o zaman her şeyden önce dostumdun, ıslak hüznümü bile varlığınla gülümsetebildiğim şimdi gözlerinde yeniden kulaç atmak istiyorum desem, mavilerinde yüzemeyecek kadar bitkinim artık
nerede yanlış yaptığımı itiraf etmedi aşk ilam kağıtları birikmiş bir sevda duluyum şarkıların sakiliğini tek başıma yapıyorum, rakı makamına göre kadehe doluyor bilirsin işte, artık sevmek istemeyen kadınlık halleri an geliyor, kalbim kanatlanıp göğüs kafesine girmek istiyor desem, semalarında süzülemeyecek kadar yaralıyım artık
ağdalı sevdim seni ama yapışkan değil sevmek çekip gitmekti gerektiğinde, bunu bildim sadece şiirlerimde konuşabildim, bağıra..çağıra kızdın ve kırıldın sitemlerimin tavşan dudaklarına belki ama sevdim seni, ayazda..boranda ah o sadekâr ellerin bedenime yeniden dokunsa desem, ellerini bedenimde tutamayacak kadar titriyorum artık
bir kedi gözlerimin içine baktı ruhumdan bir deniz geçti, dalgaları göğsüme çarpttı antika bir fincanda iç çekişlerim kaldı gül kurusu perdeler, mutluluğuma kapandı anılar dudaklarımı öptü, dudaklarım sızladı çok zaman sonra sen de öp beni desem, öpüşlerimiz bizi yakacak kadar sıcak değil artık
ve sen, her şeye rağmen gelip, ’seni seviyorum’ desen, bu iki kelimeden ölesiye korkuyorum artık..
Seni söylemek şiir olsa her dize kapanırdı ayaklarına, Her kelime sabah olup dans ederdi pencerende, Ümitler yaşardı çok eskilerden Mutluluk alkışlardı sessizliğin içinde Sanki başka bir mevsimin sözcükleriyle Dudaklarımdan gitmezdin şiir gibi…
Seni söylemek şarkı olsa her köşeye sızardı soluksuz nağmelerin, Yanağıma değerdi azat edilmiş hasretin Delikanlıca sarılırdı sol yanıma isimsiz sevişmelerin… Senin dudaklarınla öperdim hüzünleri alnından, Tenindeki son dokunuşuma ezberletirdim sevgimin ezgilerini..
Seni söylemek deniz olsa yalnız gemilerinin limanı olurdum
Işgal ederdim bütün kıyılarını akşam kızılı bakışlarımla, Hazan susuşlu yıldızları kavuştururdum dalgalarına, Islak saçlarımı örterdim üstüne Öperdim usulca martı kanatlı umutlarını Senin gözlerinde saklardım kum tanelerinin mahremliğini, Dalardım derinlerine Sırlarını verirdim Vurgun yemiş sevgilerin… Ve seni sevmek ertelenmiş düşlerim olsa Gecelere yürürdüm gözlerinle, Hiç uyanmamak üzere
Gazetenin genel yayın yönetmeni Orhan Zorlu, gazete binasından çıkarken düşünceliydi. Sosyal içerikli bir köşe için şimdiye kadar görüştüğü adaylar içine tam sinmemişti. Gazetenin sosyal içerikli bir köşesi olsun, yoksullar, muhtaçlar ve özellikle özürlülerin sorunlarını gündeme taşısın istiyordu. Orhan Zorlu, yayın yönetmeni olduğundan beri, gazetenin tirajı da, buna bağlı reklam gelirleri de artmıştı. Çevresinden ve gazete üst yönetiminden tebrikler her gün geliyordu. Fakat o biliyordu ki, medya hayatında en ufak tökezlemesinde yerine başkasının getirilmesi sıradan bir şeydi. Bu nedenle hep yenilik ve daha iyiye doğru neler yapılabileceğini düşünürdü. Fakat bu sosyal içerikli köşe tamamen bu çabalarının dışındaydı. Bu konuda tirajı filan düşünmüyor, faydalı bir amaç içeren böyle bir köşeyi gönülden arzuluyordu. Böyle bir köşe için bulacağı kişi empatiyi bilen, empatiyi yaşayan yani kendisini başkasının yerine koyarak düşünebilen, duygulu bir insan olmalıydı. Kimseyi hor görmemeliydi. Şimdiye kadar ki adaylar da bunu yeterince görememişti. İpuçları, pırıltılar vardı ama yetmiyordu işte. Kimisi köşe hakkında soru sormadan maaşı soruyor, kimisini denemek için, “İş adamlarını üzecek haber yapmanı istemeyiz” deyince de hemen yelkenleri indirip, “Nasıl isterseniz efendim” diye teslimiyetçi, kişiliksiz tavırlara giriyordu. Bu tür adayları gördüğünde Orhan Zorlu öfkelenip içinden “Benim her dediğimi yapacaksan, kendi fikrin önemsiz se, seni ne yapayım, köşeyi de kafama göre oturur kendim yazarım” diye düşünüyor. Sonra adayı gönderiyordu; “-Teşekkür ederim, tüm adaylarla görüştükten sonra adayların hepsine bilgi mektubu göndereceğiz” deyip, başından savıyordu. Bu gün görüşeceği son adayla, bayan Ayşegül Çankırılı ile bu köşe fikrinde son kararını verecekti. Önceki adayların yapaylığı, samimiyetsizliği nedeniyle ümitsizdi. “Bu sosyal köşe konusunu büyük ihtimalle rafa kaldıracağız” diye düşündü. Gazeteden çıktı ve hemen yakındaki kafeteryaya yürüdü. Yoğun bir insandı, görüşme ile akşam yemeğini bir arada halletmeyi planlamıştı. Kafeteryaya girdi ve garsona buluşacağı bayanın ismini ve kim olduğunu söyledi. Garson, köşede oturan bayanı işaret etti. Genç ve güzel bir bayan köşedeki masada oturuyordu. Orhan Zorlu, “Genç ve güzel bir bayan, sosyal konulara kendini ne kadar verebilir ki!” diye düşünüp, suratını buruşturdu. Masaya vardı, gülümsemeye çalışarak elini uzattı; -Merhaba, ben Orhan Zorlu. Genç kız, kalkmadan elini uzattı; -Ben de Ayşegül Çankırılı. Genç kızın ayağa kalkmamasına bozulmuştu ama bir şey demeden oturdu. -Buyrun Ayşegül hanım. Konuyu biliyorsunuz, sosyal içerikli bir köşe için halkın içinden, konulara daha yakın bir yazar adayı arıyoruz. Bu konuda düşünceleriniz nedir, hedefleriniz nedir. -Başvuru formunuzda, özellikle özürlülerin yaşam sorunları konusunu da belirtmiştiniz. -Evet, bu konu fazla işlenmiyor, gündeme gelmiyor. Genel sosyal konuların içinde bunu ön plana çıkarmayı tercih ederiz. -Ben genel sosyal konuları da takip ediyorum ama ben de özürlüler konusunu daha çok incelemek, daha çok ön plana getirmek istiyorum. Zaten başvuru sebeplerim içinde en çok bu etkiledi beni. Orhan Zorlu, genç kızı şöyle bir inceledi. “Beni etkilemeye çalışıyor galiba” diye düşündü. -Özürlü bir arkadaşınız mı var? -Yakın arkadaşlarım içinde yok. -Özürlü bir akrabanız mı var? -Hayır. Orhan Zorlu sesini biraz sertleştirerek; -Bakın hanfendi, biz laf olsun diye bir köşe açmak istemiyoruz. Mesela ne yazacaksınız özürlü yaşamıyla ilgili. Genç kız bozuntusunu belli etmemeye çalıştı; -Bir özürlünün otobüse binmesi, kaldırımdan kaldırıma özürlü arabasıyla geçmesi dahi ne kadar zor. Bunları insanlara hatırlatmaya, çözüm bulmaları için teşvik etmeye çalışacağım. -Özürlüleri az da olsa gözlemlemişsiniz, ama yeter mi. Bir özürlünün ruh halini anlayabilir misiniz. Orhan Zorlu’nun sesindeki hafif öfkeli, hatta küçük görücü tona aldırmamaya çalıştı. -Sanırım -Sanırım, sanırım. Nerden anlayacaksınız hanfendi. Empati nedir biliyor musunuz ? -Şu anda uyguluyorum. Orhan Zorlu’nun sesindeki öfke yerini şaşkınlığa bıraktı. -Nasıl ! -Kendimi sizin yerinize koyup, öfkeli halinizi anlamaya çalışıyorum. Önceki adaylar, Orhan beyin huyuna gidip, öfkeli ses tonunda, yatıştırıcı konuşmaya çalışmışlardı ama bunun sesinde böyle bir amaç olmadığı belliydi. -Bakın herşeye hazır cevapsınız, belli ki güzel bir bayan olmanız sizi şımartmış. Ama kusura bakmayın ki bu köşe için daha ciddi şartlar arıyoruz. Ayşegül sesini ciddileştirdi; -Ben güzelliği ile ön planda olmaya çalışan biri değilim. Adayınızda aradığınız ama bende bulamadığınız ayrıntı nedir ki? Aday’ın hiç alttan almayan tavrına iyice şaşırmıştı.Genç kız devam etti; -Bir insanı anlamak, halini düşünmek için, her şartta onun gibi olmak gerekmez ki. Az önce dediğiniz gibi empatiye yeterince vakıf olan, kendisini gönülden başkasının yerine koyabilen biri, bence bunu başarabilir. Orhan Zorlu, genç kızın bu hazır cevaplığını içinden ‘ukala’ olarak tanımladı. Çantasından birkaç kağıt çıkardı. -Arkadaşlar, ‘kişilik çözümleme testleri’ diye birkaç soru hazırlamış. Bir an durdu, sorulara göz gezdirdi; ” En sevdiğiniz şarkı, sanatçı, şair, yazar, son okuduğunuz kitap” sorular böylece uzayıp gidiyordu. Bunlara vakit ayırmak bile sıkıcı geliyordu aslında. -Bu sorulara cevaplarınızı alalım. Gerçi bana çocukca geliyor ama neyse. İlk soru; en sevdiğiniz şarkı ? Genç kız bir an düşündü ve duyulmamış bir şarkı mırıldandı; - El ele kırlarda koşsak seninle, doyasıya , içten gülsek seninle -Ooo, şarkılarla aranız çok iyi. Duyduğunuz şarkıları hemen ezberliyorsunuz galiba. -Bu duyduğum bir şarkı değil, sözleri bana ait, benden başkasının pek bilmediği bir şarkı. Orhan Zorlu, test kağıtlarını asabi asabi toplayıp çantaya koydu. -Çocukça olduğunu biliyordum zaten. Tekrar bakışlarını genç kıza çevirdi;
-Bakın genç hanım, ben başarılı bir gazeteciyim, belki takip ediyorsunuzdur, başarılı da bir yöneticiyim. Bu başarımı insanları gözlememe, kısaca insan sarrafı olmama borçluyum desem yalan olmaz. Ön yargılı olmamaya çalışıyorum ama sizin hakkınızda fazla umutlu değilim. Orhan bey, hala genç kızın yalvaran bir ifade tarzına geçmesini bekliyor, geçmeyince de “Maddi durumu iyi demek ki “ diye düşünüyordu. -Hayırdır Orhan bey. Hem ön yargılı olmamaya çalışıyorum diyorsunuz, hem de benim hakkımda yargıya varmışsınız bile. Nedir sebebi. -Açık sözlü olacağım için kusuruma bakmazsınız umarım. -Buyrun. -Masanıza gelip elimi uzattığımda, ayağa kalkma nezaketinizi bile göstermediniz. Bu kendinize güvenden de kaynaklansa, ihtimal amiriniz olacak birine saygısızlık görüntüsü vermez mi sizce. Genç kızın yüzünde buruk bir gülümseme dolaştı. Bir an sanki cevap verip vermemek için düşündü; -Başvuru formunda ayağa kalkma şartını göremedim. -Ben kendimi sert sanırdım, siz daha sert cevaplar veriyorsunuz. Bu gün sol tarafınızdan mı kalktınız nedir. -Ben hiçbir zaman sol tarafımdan kalkmam… Orhan bey, bu cevabın manasını tam anlayamayıp, kızın yüzüne bakarak çözmeye çalıştı. “Dindar olduğunu mu ima etmek istedi acaba “ diye düşündü. -Anlaşılan bu işe fazla ihtiyacınız yok, sizi fazla tutmayım. Genç kız sesindeki hüzünlü buğuyu engelleyemedi. -Maddi olarak mı, manevi olarak mı? Orhan bey bu asi genç kıza küçümser gözlerle baktı ve sesindeki vurguya dikkat ederek adeta heceler gibi konuştu; -Sizin bu işe hangi açıdan ihtiyacınız var, maddi mi, manevi mi ? Genç kız, başını dik tutmaya çalıştı; --Yanılıyorsunuz, ihtiyacım var. Yemeği bitmişti, hesabı ödeyip ayağa kalktı, elini uzattı; -Ayşegül hanım, bu görüşme değerlendirilecek ve diğer adaylarla beraber size de sonuçları göndereceğiz. Orhan Zorlu’nun yüzü bir anda allak bullak oldu, genç kız konuşmasındaki ikazına rağmen yine ayağa kalkmamıştı. Kızın uzattığı eli sıkarken çoktan kararını vermişti, “ ‘Sosyal Köşe’ işi belirsiz bir tarihe kadar rafa kaldırılacak” diye. Kafeteryadan çıktığında düşünceler içindeydi. Kızgınlığının arkasında bir şeyler öfkesini frenliyor gibiydi. Sislerin ardından bir düşünce belirip kayboluyor gibiydi. Sonunda kendisini rahatsız eden cümle aklına geldi, ‘SIZI’ adlı öykü kitabında rastladığı o cümle; “Büyük insanlar, görünen sebeple karar vermezler, çünkü görünen sebebin de, görünmeyen bir sebebi olabilir” yazıyordu. Önce boş vermek istedi, “Saygısız davrandı, ukalalıktan başka ne sebebi olacak ki bunun.” Diye düşündü. Sonra, iç huzursuzluğunu böyle yenemeyeceğini anladı. Döndü, kafeteryanın çıktığı kapısından değil, uzaktaki kapısından içeri girdi. Bakışlarındaki öfke kaybolmamıştı. Uzaktaki bir masaya oturdu ve genç kızı gözlemeye başladı. Genç kızın bakışlarına hüzün ve umutsuzluk yerleşmişti. Önündeki meyve suyunu bitirdikten sonra garsona seslendi. Orhan Zorlu “Ben hesabı ödemiştim, garsona niye sesleniyor acaba ?” diye düşündü. Garson, genç kızla konuştuktan sonra uzaklaştı, dönüşünde elinde bir çift koltuk değneği vardı. Orhan Zorlu, burun damarlarının sızladığını, içinin sıkıştığını hissetti. “-Demek, demek sol ayağın olmadığı için, hiç sol tarafından kalkmadığını söyledin ha… Oysa bu gün ben sol tarafımdan kalkmışım. Ayağa kalkmamasının nedeni de buymuş ha..” Gözünde beliren yaşları çaktırmadan silmeye çalışarak, başka kapıdan çıkıp genç kızı izlemeye devam etti. Genç kızın, bir taksiye binip gideceğini sanıyordu ama otobüs durağına yürüyüşünü, zorlukla binişini gözledi. Orhan Zorlu, öfkeyle söylendi; “İnsan sarrafı Orhan Zorlu ha… yazıklar olsun sana. Kızcağız zorda olduğuna dair ipucu bile vermemeye çalıştı, yalvarmadı, hep başı dik durdu, özürlü oluşunu bile sakladı… sen ne yaptın.” Çantasından formları çıkarıp, ‘Ayşegül Çankırılı’ başlıklı forma ‘uygundur’ diye yazıp imzaladı. Sonra hayatta bir defa duyduğu şarkıyı gözyaşlarıyla mırıldanarak yürümeye başladı; “El ele kırlarda koşsak seninle, doyasıya, içten gülsek seninle”
Nedenini bilmediğim bir rahatlama Belki bugün senin için son kez acıtıyorum içimi Soluk yüzümün gereksiz hali ağlama
İnce bir çizgide yürümüyorum bugün Dağıttığın hayatımı topluyorum Son kez kalbimin senin için hızlı atmasını istiyorum İz bıraktığın yaralarıma son kez acıyarak bakıyorum bugün
Üzüldüğüm şey senin bitmiş olman değil Benim gerçekleşmeyen hayallerim Dilimin ucunda kalan son tadın Yanaklarımı ıslatan yalnızca aşkın değil
Hızla çoğalan anılar boğuyor bugün Avcumda gördüğüm yüzünü çarpıyorum yüzüme İnandığım her şeyden uzaklaşıyorum bugün Son kez hatırladım sözlerini,özgürce çarptığın yüzüme
Seni kırıdığım için son kez üzülüyorum Son kez senin için kendimle yüzleşiyorum Gözyaşım yine çok fazla ve ben son kez bu kuru toprağını ıslatıyorum Sana son kez sevdiğimi sessizce bir şeytan gibi fısıldıyoruım
Sana hayranlığımı bugün ilk kez dile getiriyorum Hayatımı kusursuzluğunla güzelleştirmiştin Seni bugün ilk kez kayıp bir portre gibi hayatımda görüyorum Hayatıma girip beni ölesiye nasıl da büyülemiştin
Sana ulaşamamamın korkusunu bugün son kez yaşıyorum Ama sana hiç ulaşamamış olmam bu korkuyu daha çok büyütüyor. Seni kaybetme korkusunu bugün aşıyorum İŞTE! Seni sana asla ulaşamayacağım sonsuzluğa yolluyorum.
Sensiz yaşamayacağımı son kez düşünüyorum. Bugünü son günümmüş gibi yaşamak istiyorum. Doyasıya senin olmayı son kez istiyorum.