Bir şey söyle Denizler tutuşturulduğunda Dağlar yürütüldüğünde Bir şey söyle Yıldızlar semadan bir bir döküldüğünde üstümüze Bir şey söyle Ben seni unuturum Söyle Yer başka gök başka olduğunda Sallanıp çalkalandığında uçsuz bucaksız sema Hani biz ateşin etrafını sarmış pervaneler gibi olduğumuzda Bir şey söyle Unuturum ben seni, söyle Kalplerde gizlenenler ortaya döküldüğü zaman Gök yarıldığı zaman Ne oluyor bu yere dediği zaman insan Ve kalakaldığında yüzkarası şiirlerim Ve sensiz bir zaman ve ayaklarımızın altından toprak kayıp Dümdüz eğildiği zaman Bir şey söyle Defterler açıldığında gökyüzü sıyrılıp alındığında Cehennem tutuşturulduğunda cennet yaklaştırıldığında ben seni o zaman unuturum bitanem
Usulca sokulur derviş, gülün dibine Susmak güzeldir. Uzanır elleri yalnız pınara Susmak güzeldir. Dokunur bakışları sıdk ile –ezeli- bakışlarına Susmak güzeldir. Kirpiklerinde süzülür günışığı rengârenk… Gözyaşı yükselir pırıl pırıl Aydınlanır gözleri acının Susmak güzeldir. Öfkeyle kıvrılan dudaklarına bir buse kondurur rüzgâr… Susmak güzeldir. Kervanlar, arabalar, trenler, uçaklar, bir şeyler alır götürür Sevgiliyi elleri asil, başı dimdik ama yürek alev, Bir kibrit çöpü gibi kıvrılır Susmak güzeldir. Nurlar iner her bereketli toprağa, Vahiy nasıl sularsa gönlü, İlhamlar öylece yeşertir insanın bilge yanını Artık az önceki bir önceki insan değildir, Ama idrak edemez bunu, “Mal bulmuş mağribi “ Anlaşmamak bir şeydir yinede yanlış anlaşılmak ise iyi bir cezadır emaneti heder edene… Susmak güzeldir. Gayb bahçelerinden kokular getirir bazen Nesim-i, seher bad-ı saba… Rüyalara girer altın saçlı sultanlar… Bazen kapı açılır Hızır girer içeri… Her aşk paylaşılmak için sabırsızlanır. Paylaşınca tükenir bereketi… Ucub ve kibir, riya ve varlık hissi sızar pencerelerden… Susmak güzeldir… Yahya kemal bir prototip çizer. “şarkın veli çehresi “diye Anlatıp durduğu zati, cami kürsüsünde görür bir gün hevesle kulak kabartır Bozulur büyü… Susmak güzeldir. Nice cazip duruşların konuşma başlayınca dökülüverir yıldızları.. İmaj ve asıl arasındaki dev aynasıdır mükâleme… Susmak güzeldir. Öfkeyle üzerimize salınan kelimelere karşılık hangi kelimeyi cepheye sürersen sür yenilecektir izan, kabaracaktır öfke… Susmak güzeldir. Teselli birinin acısına söz ile ortak olmakmış Arapça’ da bir anlamı yokmuş Acıyla kavrulan bir yürek için. Müsavat imiş o anda acısını dindirecek olan her neyse onu sunabilmek Onunla çare olabilmek deva bulmak… Bunun için “Ya Vasi “ “Ya Muvasi” Kıymetli yakarışlardır mavinin koyuya çaldığı anlarda İnsanlar çok ilginç; acı çektiğinizi görürlerse Anlamlı –anlamsız pek çok sözle teselliye kalkışırlar. Acınızı içinize gömüp ALLAH için susarsanız acıtmak, illa ki feryat duymak için kanırtırlar bağrınızdaki hançeri… Susmak güzeldir. Susmak güzel Susmak hayırlı Susmak dostluk alameti, yakınlık ve tanıdıklık işareti Yabancıya hal anlatma sıkleti yok dostların yanında, dost halden anlar, Dostların yanında rahatça susulur, Sami Efendi Hazretleri benim dünyama “Susmak sohbetleri “ile girmiştir. Hani o hal lisanıyla bazı dostlarına: “-Haydi bir saat susmak sohbeti yapalım “ dermiş de Başlarını kalplerine eğip bir saat sukut ederlermiş… Susmak güzeldir. Yanında susabildiğim dostlara şükür! Yanımda susan dostlara şükür! Sözden açılmış ilm-i ledün yolculuğunun kapısı: —Güzel konuştun ya güzel susmayı da öğren Kelim’im gemiye binerler gemi delinir çocuk öldürülür, duvar tamir edilir. Üç tuhaf hadise Üç hırçın soru “-Sen benimle olmaya sabredemezsin mirim “ Susmak güzeldir. Zekeriya Peygambere -Aleyhisselam-,bir evladın anne-baba için en makbul iki sıfatı ile, “cebbar ve anid olmamakla mutassıf “ Yahya Aleyhisselamın müjdesi verildiğinde, üç gün "susmak orucu "emredilmişti. Cebr ve inada karşı susmak… Susmak güzeldir. İsa Aleyhisselam Allah’ın “kelimesi “ idi doğduğunda Meryem validemize de üç gün “susmak orucu “emredilmişti. Ağır ithamlara karşı kundaktaki bebeği işaret ediyordu. Anne susuyordu İsa’sı konuşuyordu… Susmak güzeldir. Peygamber Efendimiz- Sallahu aleyhi ve sellem – ile Hz.Ebubekir Radıyallahu anh- Birlikte iken adamın hakaretlerine maruz kalırlar. Peygamber Efendimiz susar –Hz.Ebubekir- Radıyallahu anh bir susar ,iki susar ,üçüncüde dayanamaz cevap verir adama!.. Peygamber sallallahu Aleyhi ve sellem yüzü değişmiş bir halde oradan uzaklaşır. Sıdık-ı ekber koşar peşinden bin telaş sorar sonra ve gecikmeden gelir cevap “Biz susarken bir melek o dama aynen cevap veriyordu. Ama sen konuşunca melek sustu. " Susmak güzeldir. Sessizce gelir oturur derviş, eşiğe yüzü tazimle yönelir göğe… Şükür kıvrım kıvrım yükselir dergâh-ı hacata Sevda söze dökülence perişan… Muhabbet arz olunca yalın… Aşk ilan edince arsız… Susmak güzel…
Savaşın en kanlı günlerinden biri... Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü.
İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.
Asker teğmene koştu:
- Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?..
"Delirdin mi?" der gibi baktı teğmen...
- Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş... Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın.
Asker ısrar etti ve teğmen "Peki" dedi. "Git o zaman."
İnanılması güç bir mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar.
Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
- "Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana demiştim. Bu zaten ölmüş."
- "Değdi teğmenim." dedi asker..
- "Nasıl değdi?" dedi teğmen. "Bu adam ölmüş görmüyor musun?"
- "Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için..."
Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
o günlerden bir rüzgar eser ümitlerim seni terkeder, senden o bakışları gizler kapkaralık bir keder…
hayatta paylaşmaya değer bildiğin bir sır varsa eğer, haykırıp dağlara taşlara anlatmalıymış meğer….
günler geçiyor yanımızdan, insanlar geçiyor hayatlarımızdan, ama bir an var, zamanın durduğu hayatın akmadığı. sadece senin olduğun seni hapsettiğim bi oda var taa derinlerde. orda olduğunu bilmek güzel, kalp atışlarını hissetmek güzel. bazen kapıyı açıp yanına gelmek güzel gözyaşlarını gözyaşlarıma karıştırmak güzel. kimi zaman yanına gelmeden kapıdan uyuduğunu görmek güzel. ya da ben odadan çıktıktan sonra içerde yankılanan haykırışlarımı duymak güzel. seni unutmamak; beynimin kıvrımlarında, yüreğimin allığında bi yerlerde seni sevmek güzel. sensiz ama sende olmak güzel. işte bahsettiğim aşk bu… şimdi, tutkudan kasıt bu…
aşk AŞK sadece duygular tiyatrosuymuş ve bizim aşk dediğimizse;başarılı oyuncuların replikleriymiş…Başrol oyuncusu ne kadar iyi rol yaparsa yapsın ;perde birgün mutlaka kapanır! diyelimki balıkmışım ben sende balıkçı.ikimizde biliriz sinege bile kıyamazsın öyle boş oltayı atarsın denize bilirsin salak olmadıgımı ama aşık oldugumu bilemezsin ben sana inat yakalanırım şaşırırsın nerden çıktı bu diye istedigin balık degil ki oturmak iskelede mecbur çekersin yukarıya acı çekiyorum ne de olsa dedim ya kıyamazsın uzanırım avuçlarına bilirim senin yanında yaşamayacagımı sende bilirsin öldürmeye kıyamazsın bakarsın avucundaki aptal balıga bende sana sonra beni kurtarmayı seçersin ben avuçlarında ölmeyi seçmiştim oysa…bırakırsın denize yüzünde kahraman gülümseme hayat kurtardın ya biraz önce sessizce bogulurken mavilerde son kez bakarım iskeleye iskeledeki aptal balıkçıya sende kurtardıgın balıga…………
KAN VEGÜL
Kan gülden almış, al rengini...
O gün , bu gündür, aşıkmış güle...
Kan koşarmış, peşinden... Ne kan gülden, vazgeçermiş... Ne de gül,kandan... Kan hep akar ,gül kokarmış... işte onun için insan oğlu; Beddua almış..aşık olur ağlarmış... Koşar, yetişemezmiş...sevgiye...
Hayatımdan gidenler !! birdaha geri gelmeyi hayal etmeyin ! hayatıma yeni gelenler… gitmeyi düşünürseniz. hiç beklemeyin… kalıp tanımaksa amacınız durup dinleyin.. başkasından değil.. beni benden dinleyin…
denizleri seviyorsan, dalgalarıda seviceksin sevilmek istiyorsan,önce sevmeyi bileceksin. uçmayı biliyorsan düşmeyi de bileceksin.. korkarak yaşıyorsan yanlızca hayatı seyredersin…
***Hayat tersine yaşanmalıydı bence. Önce ölümü savuşturmalıydık başımızdan. Yirmi yılımızı huzurevinde geçirip. Çok gençleştiğimiz için atılmalıydık. Altın bir saatimiz olduktan sonra işe başlamalıydık. Kırk yıl çalışmalıydık, ta ki emekliliğin tadını çıkarabilecek denli gençleştiğimiz güne kadar. Üniversiteye gitmeliydik sonra, liseye hazır hale gelene dek Parti yapmalıydık İyice ufalmalıydık,oyun oynayıp.. Sorumlulukları unutmalıydık. Küçük bir kız ya da bir erkek bebek olunca annemize dönmeli, son dokuz ayımızı yüzerek geçirmeli ve sevgi dolu bir bakışta son bulmalıydık. Norman Glass
Geri Sayım Başladı Geri sayım: 9 canlı olsaydın bile en fazla 8 kez kaçabilirdin azrailin elinden 7 düvele sultan olsaydın dahi bil ki yerin 6 mekan olacak sana… en fazla 5 metre kumaş götüreceksin…kapatacaksın 4 açsanda gözlerini…bu dünya 3 günlük fani dünya…azrailin önünde 2 kat olup yalvarsanda nafile… bil ki 1 gün öleceksin…işte o zaman 0 dan başlayacak herşey ÇÜNKÜ ÖLÜM BİR YOK OLUŞ DEİL,YENİDEN DOĞUŞTUR
Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğunu kendi kendine sormaya başlamış…
Bulduğu hiçbir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş… Ama aldığı cevaplar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş… Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş… Köy, kasaba, ülke dolaşmış bu arada zaman da durmuyor tabi ki…
Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona: "Şu karşıki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar istersen ona git belki o sana aradığın cevabı verebilir." demişler…
Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam… Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye "Hayatın anlamının ne olduğunu" sormuş…
Bilge: "Sana bunun cevabını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor demiş."…
Adam kabul etmiş… Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurmuş… "Şimdi çık ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel. Yalnız dikkat et kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin, eğer bir damla eksilirse kaybedersin."…
Adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş… Bilge bakmış "Evet! Kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı?"…
Adam şaşkın "Ama ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki." demiş… "Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel." demiş Bilge… Adam tekrar bahçeye çıkmış gördüğü güzellikler büyülemiş, muhteşem bir bahçedeymiş çünkü… Geri geldiğinde Bilge adama "Bahçe nasıldı?" diye sormuş… Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış…
Bilge gülümsemiş: "Ama kaşıkta hiç yağ kalmamış." demiş ve eklemiş: "Hayat senin bakışınla anlam kazanır… Ya sadece bir noktayı görürsün, hayatın akıp gider sen farkına varmazsın ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın, akıp giden zamanın anlam kazanır…
Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış. Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış. Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.
Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış. Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş. Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.
"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve "Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten." Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.
Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış. Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini. Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.
Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş. Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."
Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum" diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende…" diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.
İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş. Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış. Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.
İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş: "Seviyor mu, sevmiyor mu?"…
Acılarımı son kez icime cekerken. Bir cüz daha iciyorum Hüznün okyanuslarından. En tuzlusundan, En acısından, Kana kana sensizliği iciyorum. İsmini sayıklayan dudaklarımla. Ne olur son kez ört üzerimi Üşümesin karanlıklarda gözlerim. Gözyaşlarınla yıkayıp, Acılarınla kefenleyip, Yüreğindeki en sıcak yere göm beni.
Şimdi senden ve kendimden, Tüm her şeyden vazgeçişte bile, Bir hayalin gölgesinde Saklayacağım seni ebediyete..
Bize sevmesini öğretmediler sevgili,bize hep sevgiyi saklamasını öğrettiler.Hep bekletmeyi, hep ertelemeyi…bu yüzden biz kiminle birlikteysek bir diğerini ama hep uzakta olanı özledik, hiç dinmedi doyumsuzluğumuz, biz hep uzaktakini sevdik sevgili… yanımızdakini değil, odamızın duvarının arkasındakini değil, bir şeyler paylaştığımızı değil, uzaklardakini, ulaşamadığımız kadar uzaklardakini sevdik…
Yanımızdakileri kırıp geçirdik, incitip üzdük de, hep ulaşamadıklarımıza sakladık söyleyemediğimiz o güzel sözleri… Özlediğimiz sevgiden delice korktuk biz sevgili. Sevmek bizim için sınırlarımızdan hiç çıkmamaktı. Kendi sınırlarımızda sevmek hep kapana kısılmaktı. Bu korku yüzünden hep karşımızdaki insanların sevgisini eksik bulduk, küçümsedik onların sevgisini, yeni heyecanlar arama isteği vardı. Bir kişide takılı kalmak ne kadar basit diyorduk. Gözümüz hep uçan kuşlardaydı. Yüksek dağların en tepesinden bakıyorduk insanlara biz.
Kaç zamandır kendimizi kandırdık sevgili. Kimi sevenler şarkılarda yaşatır sevdiğini, kimi eski cüzdanındaki eski, soluk bir resimde, kimi ise hayallerle süslediği sınırlı dünyasında anlatacak çok şeyleri yoktur. Çok olan sadece çektikleri acılardır sınırlı dünyalarında. Bunu bilirler sevgili, ama kıramazlar zincirleri. Aşkı, sevmeyi, sevilmeyi kendimizi adamayı o kadar çok özlemişken, aynı zamanda ikiyüzlülükte içimize işlemişti. Kendimden biliyorum, gözümüzde hayatımızın zerre kadar önemi yoktu. Gerektiğinde hayatımızı hiçe sayacak kadar kahraman ama bir o kadar da yalancı ve riyakardık sevgili. Patlayıcı bir madde gibi taşırdık sevgileri. Kaygı dolu, ürküntü dolu bir sır gibi taşırdık sevgileri. Okuduğumuz yoksulluk romanlarında, gözyaşlarıyla seyrettiğimiz filmlerde anlatılan kahramanların hayatlarından daha berbattı hayatımız aslında. Ama kendimize duymadığımız şefkati onlara duyardık… Birbirimize ne kadar ne kadar üzüldüğümüzü gösteremediğimizden, birbirimizin derdine yeterince eğilemediğimiz için bu filmlerdeki kahramanların hayatlarına ağlardık doyasıya…. Aslında birbirimizi çok sevmek istiyorduk, ama nedense çok utanıyorduk bundan ve hep erteliyorduk. Yürürken sokakta karanlıklar eşlik ederdi yalnızlığımıza. Sokağın sonunda o gökyüzünün yalancılığı bizi de vururdu kaybolan o sahipsiz aşkları da…Biliyor musun bugüne kadar hep seviyormuşum gibi yaptım ben. Aslında onları tanımıyordum ben, ama yinede ihtiyacım vardı sevgilerine. Bağışlasınlar beni ve unutmasınlar, onlar adına onlardan daha çok acı çektim ben…
Bir tek seni tanıyorum aslında ben… Bir tek seni… Dinliyorum anlat hadi…
Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar, ama 'biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini" söylemişler. Yaşlı bey huzursuzlanmış, 'acelesi olduğunu istemediğini' söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş. Adamcağız da 'karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum' demiş. 'Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde' demiş hemşire. Adam üzgün bir ifade ile 'ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor' demiş. Hemşireler hayretle 'madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz' demişler. Adam buruk bir sesle 'ama ben onun kim olduğunu biliyorum' demiş.
· ßir iki SatıR yazacaqIm Sadece . Sonra cekip qideCeqim ,
Korkma ! ßir iki SatıRLık kaLı$ım oLacak .
Ho$çakaL Canımın içi , Ho$ça kAL ! ßir veda cümLeSi . . ßir kaybedi$. . ßir depRem qibi ayRıLık cökeR üzeRime biR ho$ça kAL'La. .
Sadece biR iki SatıRLık yan yana qeLi$imiz oLacak , koRkma . . ßeLki tokaLa$acaqIm yA dA veda - i buSe konduRacaqIm yanaqIna . . ßeLki dE biR dipnotLa ; Ho$ça kAL'La qideCeqim . . . SonraSı ; ßenSiz kaLacakSın i$te iStediqin oLacak !
qideCeqim deRt etme !
SevmekLe Sevmemek aRaSındaki inCe biR noktaydIm Sende !
SeviyoR muydun ? OynuyoR muydun ? biR biLmeCe . .
ßunca zaman bo$una yoRmu$um kendimi , bELLi ki SevmiyoRdun. . Hic Sevmedin . .
Tamam biR iki SatıRLık kaLı$ım oLAcak , qöRmeyecekSin biR daha ßeni . . Ho$çakaL Canımın içi , Ho$ça kAL !
VarmıydIm Sende , hiC biLmiyoRum . . yAda biR cümLe'cik oLdum mu yüReqindE ?
. . . .
aRtIk hiC biR $ey faRk etmez . heR $ey[im] topaRLanıyoR bu evden , Senden ! SenLeyken biLe SenSiz dü$en takwimLeR , SenSiz qeCen SaatLeR . . ßaktIqIm AynaLaR. .
Hepsi hiC biRi yOk artIk hayatInda . yOk'um . .
[ beLki hiC oLmadIm . . ]
biR iki SatıR yazacaqIm Sadece . biR iki SatıRLık kaLı$ım oLacak ! Son kez . . .
Daha fazLA uzatmıyoRum , daha fazLa yakmayacaqIm kendimi . .
qidiyoRum :
Hosca KaL canımın ici Hosca KaL..
Sevmeye deqmeSdim ki zaten i İyiki dE yük etmedin beni yüReqine . İyiki dE defettin ßeni ba$ından !
En iyiSini yaptIn En iyiSiydi İnan . En qüSeLini , En uyqununu yaptIn bana . .
Ey Aşk, onun varlığında kaybolmak değil; onunla yeni bir ben olmak dileğim. Ben yeni bir dünyayım onun için mis gibi bahar kokan... O da bir okyanus benim için, koyu mavi derinliklerinde yosun kokan.Onun benden öğreneceği şefkat var, karşılığında bana vereceği güven...
Ey Aşk, Niyetim kendimi feda etmek değil yeni bir ben olmak sayesinde.. Koklamak ilk gez duyuyormuşcasına kokusunu, tüm çiçekleri sonra elma şekeri tadında yaşamak tüm sevinçleri.. Ey Aşk! Gözlerinde kaybolmak değil istediğim, içimdeki amansız fırtınayı gözleriyle dizginleyebilmek.. Onda kendi varlığımı kaybetmeden, tüm güzelliklere onunla adım atmak tüm bilinmez kapıları birlikte açmak..
Ey Aşk. Gölgesinde kaybolmak değil "biz" olabilmek tek dileğim..
Bayramlığı yırtılan çocuğun hayallerinde, Oyuncağı kırıldığında kan ağlayan yüreğinde gizli.
Adına gül dedikleri halde, elde edebilmen için mutlaka canının yanması gereken, kanını akıtmak isteyen çiçeklerin hem en güzelinde, hem en acımasızında gizli.
Sana sevgim, anne diye ağlayan çocuğun muhtaçlığın da, gözünden dökülen inci tanelerinde gizli.
Sana sevgim, yere düştüğünde öleceğini bile bile, toprağa kavuşmak için acele eden bulutların gözyaşında gizli.
Sana sevgim, bazen yaşamla aramdaki tek bağ olurken,bazen ölmek için yeterli sebebim.
Gülmek içinde, ağlamak içinde bahane sıkıntısı çekmeyeceğim kadar cömert. İlkbaharda yaprak döktürecek, duyguları öldürecek kadar acımasız, küllerinden doğmayı başarabilecek kadar yenidünya.
Sana sevgim, ödenilecek bedelleri hiçe saydıracak cesarette bir kahraman.
Bazen ateş, bazen su olma zıtlığını içinde barındıran tezat.
En güçsüz anımda doping etkilerini içinde saklayan gizli güç.
Sana sevgimi anlatmaya çalıştıkça, tarif etmenin imkansızlığını yüzüme vurdu. Vazgeçtim�
Bu tarif beni aşar Bu beden sevgine sahip olduğu sürece yaşar.
Küçük ellerime düşleri giydirip yüreğimin resmini çizdim gökyüzüne…
Zamanın gözbebeklerinden yuvarlanıp seni " sana " yazdım dün gece. Oysa yarın erken kalkacaktım. Göğsünde dikenleri taşıyan rüzgarların saçlarını yıkayacaktım gözyaşlarımla. Sütten yeni kesilmiş dağ ceylanlarını sabah ezanında uyandıracaktım. Uyumalıydım aslında. Kirpiklerim, uykuya hazırdı oysa. Ama ben seni düşündüm yıldızların siyahı giyindiği gecenin dar vakitlerde. Uykusuzluğumu taş dibeklerde dövüp ben seni " sana " yazdım dün gece. Yüreğimi kalem bilip sevdamı bıraktım mürekkebin sıcak koynuna. Yürek luğatindeki tüm kelimelerimle bir bir seni anlatmaya çalıştım. Seni " sana " yazdıkça , gözlerin parmak uçlarımı okşuyordu sanki. Dur durak bilmiyordum. Kalemin ucundan mürekkep değil bembeyaz yüreğinin mavi denizlerine " ben " akıyordum sanki…
Hatırlar mısın canım, seni sevdiğim zamanları. Gözlerini ilk gördüğümde; güneş, nadasa bırakılmış toprağa ekiliyordu. Yıldızlar, gecelere bir gelin edasıyla birer birer seriliyordu " seni" yüreğime ördüğümde. Güneş, toprağa; gece, karanlığa; kelebekler, bahara ve ben sana sevdalıydım. Utangaç yanaklarına uzanıp gözlerimi pamuksu düşlere kapatmıştım. Sesin, hoyrat meltemlerin sarıldığı deniz kadar ılıktı. Dokunmaya bile kıyamadığım bir yürektin sen. Her gece uyurken gözlerine cicekleri taşırken gözbebeklerini inciteyeceğim diye korkardım. Gözlerinin içine bakmaktan çekinirdim. Her baktığımda buz dağının güneşin karşısındaki erimesi gibi gözlerindeki umut tanelerinin de erimesinden korkardım.
Bilirsin, ellerim küçüktür benim. Küçük ellerime düşleri giydirip yüreğimin resmini çizdim gökyüzüne. Alnındaki ince cizgileri işledim bulutların narin gözlerine.. Oysa irin toplamış acıları soğuk kaldırımlarda dövmekte usta olan ellerim, yüreğinin resimini gökyüzü tuvaline yapamayacak kadar acemiydi. Oysa alnındaki ince çizgileri bulutların gözlerine işlemekten aciz ve bir o kadar kabaydı…Gözlerini, suya; yüreğini semaya yazdım. küçük ellerimle nasıl çizdim bilmiyorum ama dün gece seni " sana " yazdım.
Seni " sana " yazdığımda sen uyuyordun. Ay ışığı saçlarına beyazları giydirmişti..Kangren gece, kirpiklerine yaslanıp delicesine umudu soluyordu.. Avuç içlerinde, rüzgarla olan kavgalarını bir türlü bitiremeyen hayırsız fırtınalar sabahın geceden ayrılışını bekliyordu . Oysa senin olan bitenden haberin yoktu. Sen, gül kokulu Melek’lerin omuzlarına göğsünü dayayıp sanki Cenneti soluyordun yatağında. Mavi denizler, karakışlara gelin gitmiş baharların tozlu dudaklarını yıkıyorlardı o masum gözlerinde. Önünde eğilip yüreğinin soluk alışını izledim.. Öyle duruydu ki gözlerin, öyle ılıktı ki nefesin; senden habersiz her nefes alışında nice yetim kırlangıçlar sıcak iklimlere kanatlanıyordu. Yağmurun toprağa düşerken nabzı atmıyordu..Çünkü sen uyuyordun .Sen hulyalarda Cenneti soluyor ve huzur şehirlerini bulutların üzerinde izliyordun..Hiçbir sey bu güzelliği bozmamalıydı..Ve karanlık sırf sen uyanmayasın diye cığlıklarını yüreğine gömüp dudaklarını kanatarak yeni günün doğumuna sessizce tanıklık ediyordu…
Birazdan zaman; yeni doğacak sabahın, arsız karanlığın esaretinden kurtulup özgürlüğüne kavuşma çığlıklarına gebe kalacaktı. Güneş, perdelerine eğilip baharın umutlarını fısıldayacak. Saçların, bir karanfil kadar güzel kokacak. Ve ben bir nefes kadar yakında seni izliyor olacağım. Zannetme ki, yanındayım. Ben, senin tarafından sevilmenin verdiği güçle, yeni filizlenmiş ciceklerin dallarını kıran fırtınalara kafa tutacağım. Uykusunu almış ceylanları uyandırıp senin gül desenli yanaklarına salacağım. Ve avuç içlerinin terine kıyamadığım için rüzgarın peşine düşüp yüreğine ılık meltemleri yollayacağım. Ve akşam olup sen uyuduğunda ben senin yüreğine geleceğim. Dün gece kaldığım yerden seni " sana " yazmaya devam edeceğim.. beni hiç umutmaman için.
Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı , kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemlisi de özlem ve hasret kokuyordu güller... Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, "Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum" dedi. Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi aynı böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hiç bir şey kaybetmemişti.. Onları hiç bir şey ayıramazdı... Ne hasret, ne ayrılık, ne de ölüm... Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika gece kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü... Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denizlere dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza karşı olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu. Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında söyleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip iki yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Her şey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki? İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı... Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu... Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte her gün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??... Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır.. olamazdı. Sevdiğine bir şey olamazdı. Onsuz hayat yaşanmazdı ki... O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan. Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi. 7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı... Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı... Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu... Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı..